Kuzey Ege’den Didim’e
01.07.2015Yazar: Berhan Berberoğlu

Kuzey Ege diye yola çıkmış olmak demek sadece bir bölgeyle yetinebileceksin anlamına gelmiyor açıkcası. Motor turlarında rota saplantısı yüzünden arada kaçırılacak bir çok nokta yer yüzünden ister istemez kahverengi tabela görür görmez hadi gireyim, hadi bi bakayım dur burayı kaçırmayayım oluyor. Bu durum sonucu Büyükçekmece´den İzmir´e 3 güne mal oluyor. Kısa bir tur atar hava alır dönerim dediğiniz şey de 6 gün sürüyor. 

Dedik ya motor turları hep rota arar ve mutlaka trafiğin olmadığı güzergahları seçer diye bu yüzden araba ile girmediğiniz veya giremeyeceğiniz tüm yolları gezme fırsatınız olur. Bu fırsatı süslemek ve daha çekici hale getirmek içinde mutlaka kafanızda bir kurgu olması gerekiyor. Benim kurgum Didim´e ulaşmaktı. Didim Apollon Tapınağı görsem yeter diyordum. Sonuç olarak gördüm ve yetmedi.

Körfezi dolandıktan sonra Yalova, Armutlu üzerinden sağımda Marmara Denizi’nden ayrılmadan Bandırma’ya kadar ulaştıktan sonra mola verdiğim bir noktada Biga - Çan yolunu gördüm. Google Maps’te zigzag gördüğüm an içimde doğan heyecanı size anlatamam. Hemen uygulamaya geçip Biga üzerinden Çan ve Çanakkale rotasını tamamladım. Çanakkale’de Asya kıtasında yer alan şehitlik Avrupa yakasındaki kadar ziyaret edilmediğini bildiğimden boğazın en uç noktasına geçme fikrim vardı. Bunu yapmak için öncelikle Truva Antik Kenti’ne bir uğrayıp ziyareti tamamlamak gerekiyordu. 





Antik Kentler bu rotanın asıl amacı gibiydi. Müze Kart cebimde nasılsa tüm Ege kıyısı boyunca tüm antik kentleri kendime dinlenme alanı olarak işaretlemiştim. Truva’da otururken nasılsa şehitliğe gideceğim diye aklımdan geçerken kıyıdan ayrılmadan Geyikli’ye ve aslında Bozcaada’ya kadar kıyıyı takip edebileceğim aklıma geldi. Spontane gelişiyor gibi gelebilir size evet gerçekten de spontane bir şekilde tura devam ettim.

Kuzey Ege’nin verimli toprakları ve sazlıklarının arasından Yeniköy (Papaz Kumsalı), Kumburun, Çamoba ve nihayet Geyikli İskelesi’nden Bozcaada. Daha önce Gökçeada’yı da ziyaret etme fırsatı bulmamdan dolayı karşılaştırmam daha kolay. Daha turistik daha küçük ve daha şöhretli olan adamızın aklımda kalan en iyi pozu buydu.



Turistik fotoğraflardan standart Ege Kıyısı coğrafyası ve yerleşim planı yüzünden Bozcaada’nın daha meşhur olması kaçınılmaz gibi gözüksede benim tercihim halen Gökçeada. Haftasonu ve güzel bir havaya denk geldiğiniz an Bozcaada düşündüğünüzden daha çekilmez ve sıkıcı olabilir. Ters mevsimlerde havanın uygun olduğu durumlarda tekrar ziyaret edip bu fikrimi değiştirmek isterim ancak o lanet gemi güzelim kumsalda durduğu sürece bakış açım değişmeyecek sanırım.

Bozcaada’dan Geyikli’ye dönerken gözüken manzara gayet keyifliydi. Özellikle kumsalın uzunluğu ve pürüzsüz teni insanın içinden ona sarılıp sıcaklığını göğsünde hissetme isteği doğuyor. Merak etmeyin yaptım. Uzun uzun sarıldım ve kıyı şeridinden yoluma devam ettim. Çimento fabrikasının yoğun kabusuna karışan rüzgar güllerin asıl görevi o berbat toz bulutunu dağıtmak olabilir diye hayal ettim. Mükemmele yakın bi kıyı şeridi üzerinde çöken kabus gibi bir görüntü. Fotoğrafı çektim ama yayınlamıyorum. Gönlüm el vermiyor.

Dalyan, Akçakeçili üzerinden Tavaklı’a doğru ilerlerken yolda Alexandria’ya rastladım. Sağolsun büyüklerimiz telle çevirip tabelayı koymuşlar ve torunlarımızın üzerinde çalışması için onlara miras bırakmışlar. 

 



Tavaklı Kösedere derken Gülpınar’a ulaştım. Gülpınar hafif tepe üzerine kurulu şirin bir Ege Köyü. Yani gerçek hazinesini bu şekilde sıradanlaştırarak koruyabilmiş bir köy. Şöyle hayal edin, köy meydanından aslında köy camisi ve altındaki kahveden içeri doğru ilerliyorsunuz, her şey çok normal seyrederken birden karşınıza böyle bir yer çıkıyor.



Şaşkınlık, merak, heyecan gibi duygulara karışan bu nasıl bir restorasyon rezaleti kızgınlığı ile karşısına geçip ne hissedeceğinizi şaşırmış bir halde uzun süre bakakaldım. Acaba eskisin ve orjinal rengine bürünsün diye mi o bembeyaz mermerleri oraya koydular diye düşünürken 4 bin sene beklemek gerektiği aklıma geldi. Dedim ya şaşkınlıktan ne düşüneceğimi ve ne diyeceğimi bilemedim ve yola koyuldum. 

Normalde motor ile yol alırken rota üzerinde uğrayacağınız yere gider oradan devam edersiniz. Zaman ayarı ile çok yer görme isteğini mutlaka dengelemek gerekir. O yüzden çok seyrektir bir yeri görmek için gidip gelme durumu. 43 km Gülpınar Babakale arası ve bu 43 km yi aynen geri dönüyorsunuz. Herhalde bu gezide yaptığım tek git gel oldu. Hem yol, hem kale ve manzara buna değer, eğer bu rotayı yaparsanız mutlaka gidin görün, üşenmeyin.



Babakale sonrası Behramkale’ye doğru yola çıkarken kıyı şeridini takip etmeye devam ettim. Bu arada dikkatimi çeken en önemli husus yolda var olan tehlike oranının yüksekliğiydi. Normalde köy yollarında zaten üstün dikkat ile ilerlerken, traktör, renault station toros, küçük ve büyük baş hayvan, ani dönüşler, tezekler vb binlerce unsurdan bahsediyorum, bu yolda özellikle beni rahatsız eden şey şuydu. Genelde mekanlar Bahremkale’ye doğru solda iken oturma grupları sağ tarafta yer alıyordu. Bu demek oluyor ki, yolda elinde tabaklarla bir garson her an karşıya geçebilir ve bunun çok normal karşılar. Sizin için ara yolda olsa sonuçta asfalt bir yolken, adamlar için burası mekanın koridoru. Aman diyorum lütfen bu kısma özellikle dikkat.



Dayımın Küçükkuyu’da yaşıyor olması ve bu bölgeyi daha önce defalarca gezmiş ve gezecek olmam yüzünden neredeyse hiç bulaşmadan kendimi Bergama’ya attım. Bu atış biraz maceralı ve rotalı oldu. Edremit’i ve Havran’ı geçtikten sonra yolda gördüğüm Kozak Yolu tabelasını google mapste incelerken Bergama’ya ulaştığını görür görmez hemen daldım tabi. Saygıdeğer motor kullanıcıları öncelikle olmak üzere sayın araba kullanıcıları siz de mutlaka ama mutlaka bu yolu kullanın. Ayvalık’In sırtını dayadığı ormanlığın içinden dalarak geçeceğiniz yolu şöyle özetleyebilirim. Düşünün ki Belgrad Ormanı’ndan geçiyorsunuz ve bu yol kmlerce devam ediyor. 



Hele Bergama’ya girişteki o vadi ve Kestel Gölü ile barajının çöküntüsünün üzerinden tersten Akropol’ü görmek efsaneviydi. Hem rota hem sıcak havadan kaçmak için ve Bergama’ya rahat rahat ulaşmak için tercih edilmesi gereken bir yol. Bergama’ya ulaştıktan sonra Red Basilica’ya uğrayıp şehir içini temizleyip yukarı çıkışa geçtim. 



Fotoğrafta göreceğiniz üzere sanırım Ege kıyısındaki tüm restorasyon işlerini aynı firma yapıyor. Akıl alacak gibi değil, anlamadım çözemedim mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır. Sonuçta geçmiş döneme ait eserler orada yer alan maden ve taşlarla yapılıyor. Yani o coğrafyaya ve zemine uyumlu renk ve dokuya sahipler. Bu şekilde düzenlemeler yapmak ne kadar mantıklı çözemiyorum. Neyse bu kadar serzeniş yeter. Akropol’e çıkalım ve eşsiz Bergama manzarasının keyfini sürelim.





Aslında Dikili üzerinden devam edecektim ama Kozak Yolu’na rastlayınca çok sağda kaldım ve Dikili’ye girmek yerine Çandarlı’ya dost ziyaretine gitmek daha makul geldi. Çandarlı’nın düzlüğü ve şirinliğini süsleyen kalesi ile küçük tatlı evlerine ayrı bir lezzet katan çiçeklerinden ayrılmak zor oldu. 



Kıyı şeridindeki yolculuğumuz devam ediyor. Aliağa üzerinden ana yoldan biraz olsun uzaklaşmak ve Foçaların keyfini sürmek adına deniz halen sağımızda yolumuza devam ediyoruz. Foça’nın deniz rengi ve virajlarının damak tadı mükemmeldi. Zemin gayet iyi ve motorcuların neden bu virajları seçtiğini anlamak zor değil. İzmir trafik kabusundan en az zararla kurtulmak ve Seferihisar’a ulaşmak adına mecburen bir kısım otoban yolculuğundan sonra Özdere’ye akşam üzeri ulaştım. Genelde konaklama tercihlerim motorun en güvenli olduğu, duşun ve yatağın yeterli geldiği alanlar. Tabi en önemli hususlardan biri de ücretin makul ve mantıklı seviyede olması. Açıkcası Anadolu’da bir çok bölge bizim gibi gezginlere sahip çıkıyor ve gayet mantıklı fiyat uygulamaları yapıyor. Ancak ne hikmetse bu misafirperverliği Özdere’de görmedim. Akşam saat 9 civarı olmasına bakmadan sadece odayı kullanıp kahvaltı istememe rağmen garip bir fiyat politikası oldu. Ben de o bölgeye bir daha selam bile vermemeyi aklıma kazıyarak madem öyle hadi Şirince’de konaklayalım diye saate bakmadan Şirince’ye ulaştım. Meydana motoru bıraktım, çantalarım ve hatta anahtarım bile motorun üzerindeyken huzurlu bir şekilde Özdere’nin üçte bir fiyatına Şirince’de konakladım.



Selçuk’te gezilecek bir çok noktanın olması sebebiyle güneşin doğmasına yakın uyandım ve kendimi yola attım. Gece görmediğim güzelim Şirince tırmanışını inerken ensemde güneşin doğuşunu hissetmek ayrı bir keyifti. Bence Selçuk tek başına ayrı bir yazı konusu o yüzden bu bölümü sadece fotoğraflarla geçiyorum. Daha sonra uzun uzun anlatırım. Sırasıyla Efes Antik Kenti, İshak Bey Camii, Selçuklu Kalesi, Meryem Ana ve Yedi Uyuyanlar.















Didim´e doğru yola çıkarken Dilek Yarımadası Milli Parkı ilgimi çekti. Mecburi Kuşadası ziyareti sonrası Dilek Yarımadası´na geçiş yapmak hem serinletici hem de bol oksijenliydi. (Her koy ayrı bir güzellik ama özellikle son koy bayağı bildiğiniz tatil köyü modunda.) Yol üzerindeki Zeus Mağarası ile yarımadanın tamamını gezmek ufak bir mola gibiydi. Tabi asıl sorun buradan Didim´e kısa yol var diye ormana dalıp 8 saat kaybolduktan sonra tekrar ormana girdiğim noktaya geri dönmek zorunda kalmak ve safari yapan turistlere rastlamasam geceyi ıssız ormanda geçirecek olmayı saymazsak yarımadaya bayıldım.  Güvercinada Kalesi ve Dilek Yarımadası fotoğrafından sonra artık Didim´deyiz.






Dilek Yarımadası macerası sonrası erimiş asfalt sürüşü mecburiyeti ile Didim’e ulaşmak ve en uçta yer alan hedefe varmış olma görev bilinci beni Apollon Tapınağı’nın gösterişli kollarına kadar götürdü. Çok önemli bir durum olmadıktan sonra tekrar Didim’e gelir miyim, sanmıyorum. Fotoğraflar şurada kalsın, bakarsınız bir daha çekme fırsatım olmaz. 




 

Ege şansımızı iyi kullanın,
Sadece bize öğretilen turistik noktalardan kurtulun. Rotanız ne olursa olsun arada rastladığınız kahverengi tabelalara inanın.